yuvaya dön | anadolu | mektuplar | karalama defteri







Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'nde...
Topraktan Sonsuzluğa Çatalhöyük

www. Çatalhöyük .com






MAKİ

Bir an önce görülsün
diye Akdeniz
Toroslar'da ağaçlar
hep çocuk
kalır

Sunay Akın




Figürinler Hakkında Düşünmek - Ian Hodder *


İnsan bedeninin küçük röprodüksiyonları dünyadaki bütün arkeolojik kazı alanlarında sıkça görülür. Hayvan ve nesne heykelleriyle birlikte, bu küçük heykellere “figürin” denmiştir. Figürinler çok genel bir kategori oluşturur; bu kitaptaki ve sergideki koleksiyon kapsamlarının ve farklılıklarının mükemmel bir örneğidir.

Bütün genel kategoriler, aralarında bir uyum olup olmadığının görülmesi için dikkatle incelenmelidir. Son dönemlerde figürinler üzerinde yapılmış olan araştırmalar taşıdıkları anlamların farklılığına ve görüldükleri değişik sosyal bağlamlara eğiliyor. Bunların bazılarının çocuklar tarafından oyuncak olarak ya da yetişkinler tarafından çocukları eğitmek için kullanıldığı çok açık. Diğerleri muska ya da dilek aracı olarak kullanılmış. Bazıları ölüleri anmak için yapılmış, bazıları da dinsel tapınma nesneleri olarak. Bu farklı yorumlar arasında seçim yapmaya imkan verecek bağlama dair deliller aramak gittikçe daha çok önem taşımaya başlıyor. Başka bir deyişle, nasıl bazı figürinler kendi başlarına birer sanat eseriyse ve estetik açıdan değerlendirilmeyi hak ediyorsa, bağlamları içerisinde de algılanmalı ki böylece bunların oyuncak olarak mı yoksa ilahi olanın görüntüsü olarak mı kullanıldığını anlayabilelim.

Örneğin, dişi figürinlerin bir tanrıçayı ya da ana tanrıçayı simgelediği çıkarımları çok sık yapılır. Bazı kültürlerde, özellikle de Akdeniz medeniyetlerinden etkilenmiş olanlarda böyle bir yoruma güvenilebilir. Ancak etnografik kanıtların ortaya koyduğu gibi, kadın heykelleri pek çok farklı anlama ve işleve sahip olabilir. Bu heykellerin bazıları kadınların cinselliği, ekonomik ya da sosyal rollerine odaklanabilir; “annelik” ve beslemeye pek az gönderme içerebilir – doğum ve yenilenme kadar ölüm ve şiddetle ilgili de çok sayıda kadın heykeli vardır. Devlet öncesi toplumlarda bir “tanrıça” düşüncesi çoğu zaman pek uygun görünmez. Tanrı ve tanrıça kavramları genellikle daha yüce varlıklara ait panteonların olduğu ayrı bir din alanını da içerir. Pek çok küçük toplumda ruhani hayatın günlük hayatın her alanını nasıl etkilediğinden bahsetmek daha uygun olur. Tanrı ve tanrıçalar yerine hayvanların ve ataların ruhları olabilir.

Bağlam her şeydir. Bir figürin “sunak” üzerine yerleştirilmiş halde bulunursa, o zaman ilahi olanla bir bağı olduğu söylenebilir. Ama eğer bir figürin, başka figürin parçalarıyla beraber, çöp alanlarına atılmışsa, açık alanlarda tekmelenmiş ve aşınmışsa, daha dünyevi bir açıklama aranmalıdır. Son yıllarda arkeologlar figürinlerin üretim sürecinin bağlamına daha çok önem vermeye başlamışlardır. Örneğin seramik örneklerde kullanılan kilin analiz edilmesi hangi kaynakların kullanıldığını ve bunların çömlek yapımında kullanılanlarla benzerlik taşıyıp taşımadığını gösterebilir. Pişirme ısıları üzerinde yapılacak bir çalışma istenerek mi pişirildiğini yoksa fırınlarda ve yangınlarda kazara mı piştiklerini ortaya çıkarabilir. Parmak izleri üzerine yapılan çalışmalar bunların bir çocuğa mı, kadına mı yoksa erkeğe mi ait olduğunu gösterebilir. Kullanılan boyaların analizi üretimdeki özelleşmenin derecesini belirlemeye yardımcı olabilir.

Bütün bu şekillerde, figürinlerin anlamları ortaya konur. Buna benzer olarak, figürinlerin kullanım alanlarıyla ilgili de detaylı analizler yapılmalıdır. Bazı figürinler atılmadan önce, kırılma, eskime ya da yıpranmaya çok ender olarak maruz kalacakları şekilde kullanılmış olabilir. Başkaları hor kullanılmış ya da hemen ıskartaya çıkarılmıştır. Kimileri ritüelleşmiş atma uygulamalarının bir parçası olarak bilerek kırılmış olabilir, vs. Kullanım alanlarındaki çok büyük farklar figürinlerin işlevleri hakkında pek çok şey söyleyebilir.

Ancak figürinleri sadece bakılacak nesneler olarak görmemek konusunda dikkatli olmamız gerekir. Bunlar basit simgelerden daha fazlası olabilir. Bazı durumlarda üretim ve atma süreçleri nesnelerin kendilerinden daha büyük önem taşımış olması mümkündür. Örneğin ruhani dünyaya ya da ilahi varlıklara bir kurban görevi gören, figürinlerin yapılması, kırılması ve atılması olabilir.

Figürinlerin bazılarının araç olduğu düşünülmüştür. Bir kere yapılıp giydirildikten ya da başka bir muamele gördükten sonra kendileri adına ya da aracı olarak görev yapacak nesnelere dönüşmüş olma ihtimalleri vardır. Figürinler bu işe yaramadan önce bir şekilde “giydirilmeli” ya da “sunulmalı”ydı; giydirildiklerine, onlara dokunulduğuna, insanların üzerinde taşındıklarına, vs. dair kanıtlar bulmak önemlidir.

Biz kendi dünyamızda eşyaları nesnelleştirir ve onlara hareketsiz ve cansız şeyler muamelesi yaparız. Geçmişteki figürinlerden etkilenmemizin bir nedeni de bunların eşyaların kendilerine ait özel anlamları ve güçlerinin olduğu bir dünyayı hatırlatmalarıdır. Görünüşe göre, figürinler pek az durumda bireyleri temsil ediyordu. Ancak çoğu zaman özel bir biçimleri ve varlıkları mevcuttu. Üretim, kullanım ve atılma kanıtlarıyla birlikte bakıldığında, bu figürinlerin genellikle özel bir görevlerinin olduğu görülür – dünyayla birleşmek ve insanlar gibi davranmak. Bunların çoğu sadece birer simge değildir. Pek çoğu temsil ettikleri şeyin özelliklerini alır ve kendi başlarına birer varlık ve araç olurlar. Bu güç sadece nesnenin kendisinden değil, toplumsal bağlamından ve kullanımından da gelir.

Figürinlerin dünyayı anlamlandırmanın bir yolu olduğunu görmek önemlidir. Toplum, inanç ve anlam açısından bir işlev taşıyorlardı. Ama bunu arkeologlar tarafından yeniden canlandırılması gereken gündelik uygulamalar yoluyla yapıyorlardı. Farklı toplumlar kendilerini farklı yollarla anlamlandırıyorlardı; bir figürini inceleme yöntemimizin tarihsel, prehistorik ve etnografik açılarla bir ilişkisi olduğunu iddia edemeyiz. Çözüm, figürinleri kendi dünyalarında konumlandırmak ve çeşitliliğe, nüanslara, ustalığa ve farklılığa karşı duyarlı olmaktır.

* Tunç Çağı'nın Gizemli Kadınları, Yapı Kredi Yayınları, s.7





Oturan Figürin,
Afyon Çıkrık Köyü
doğusundaki höyükten.
İTÇ I-II.
Afyon Müzesi.

İdol,
Kalınkaya.
İTÇ II-III.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi.

İdol,
Koçumbeli.
İTÇ II-III.
ODTÜ Müzesi



Oturan Figürin,
Afyon Burhaniye Kaklık
Köyü 1 no.lu mezar
B alanı. İTÇ III.
Afyon Müzesi.

Figürin Baş ve
Gövde Parçası,
Afyon Bovaldin Üçler Köyü.
İTÇ III.
Afyon Müzesi

Kültepe Tipi İdol (Alabaster),
Kültepe.
İTÇ III.
Kayseri Müzesi.





"Kimi adlar vardır, dile girer, ölümsüzleşir. Mausolos, nasıl anıtkabirlerin hepsine adını vermişse, Odysseus da aşılmaz engellerle dolu, sonu gelmeyen yolculuklara vermiştir adını. 'Odise' denilen, böyle bir yolculuktur. Mavi yolculuk diyesim geliyor. Ne var ki, maviliği unutulmuştur bu yolculuğun, yalnız tüyler ürpertici korkunç tehlikeleri kalmıştır akılda. Öyle ya, on yıl denizlerde sürünmek ne demek? Güzellik, mavilik mi kalır gözün önünde? Yine de mavidir Odysseus'un destanı. Masmavi, çünkü Odysseus, Kristof Kolomb'dan bunca yüzyıl önce bir kıta keşfetmiş. Hangi kıta mı? Halikarnas Balıkçısının 'altıncı kıta' diye adlandırdığı Akdeniz Kıtası, Akdeniz Dünyası. Geçirdiği bunca tehlikelere değmiş, çünkü Kolomb'un eremediği bir mutluluğa ermiş Odysseus: destanını yazmış koca bir ozan! Troya ve Odysseus: Mutsuzlukların en büyüğünü yaşayıp mutlulukların en büyüğüne ermiş bir kent ve bir adam. Homeros'u bulmuş ikisi de. Bu yüzden masmavi olmuşlar ve ölümsüz."

Azra Erhat




Kitabın kapağında 'Troya savaşının destanı' yazsa da, İlyada aslında Troya savaşının yalnızca bir bölümünü içerir. Homeros ne Troya savaşının başlangıcından, ne de bitiminden bahseder; destan Akhilleus ile Agamemnon arasında geçen tartışmayla başlar, Hektor'a ağıt ile sona erer. İki büyük kahramanın, Akhilleus ile Hektor'un dövüşü de yine İlyada'dadır. Ahkilleus'un dikkafalılığına hayran olurken, Hektor'un koruduğu yurdu Troya için sen de savaşmak istersin, Hektor'a ağıt yakılırken, Priamos, Andromakhe ve tüm Troya'yla birlikte ağlarsın...




Troya'dan yola koyuldu Odysseus, yurduna dönmek üzere. Yolculuk umduğu gibi sürmedi, zira tanrilari kızdırmak, hele hele Poseidon'u kızdırmak bütün planları suya düşürür... Akdeniz'de yıllarca ordan oraya sürüklendi, perişan oldu. Hinlikleriyle, cinlikleriyle, gücüyle her bir engelin üstesinden geldi. İthake çoktan inanmıştı Odysseus'un geri dönmeyeceğine, evini talipler istila etmişti bile. Odysseus'un evine, Penelopeia ve Telemakhos'a dönme çabasını anlatır Odysseia, İlyada bir olayın destanıyken, Odysseia bir kişinin destanıdır. İlyada'yla ayrıldıkları nokta ise Odysseia'nın romana daha yakın bir dile sahip olmasıdır. Diğer bir fark ise, Troya zaferinin mimarı Odysseus'un hikayesinin mutlu sonla bitmesi...




Halikarnas Balıkçısı anlatıyor Anadolu'nun başından geçenleri, 'kültür' diye sahip çıkmamız gerekenleri. Bunca zaman taş diye baktığımız bir yığın kütlenin aslında Anadolu'yu Anadolu yapan medeniyetler olduğunu. Anadolu'yu bağrına basası geliyor insanın okudukça, bütün o medeniyetlere karışası geliyor... Okudukça şunlar dökülüyor insanın dilinden: "Hey koca yurt!..."




Mirasçı mıyız, mirasyedi mi? Kim sahiplendi Anadolu'nun bize bıraktığı mirası? Onların sahiplenmelerine kalmadan, kendi ellerimizle alın, diye sunmadık mı ne varsa... Tatile, diye yollara döküldük şen şakrak, aklımıza ne Arşipel geldi, ne Troya, ne İda... Bizden asırlar önce "yaşam" kurdular bu topraklarda. Yapılar yaptılar, tapındılar, masallar anlattılar... Biz ne yaptık? Üstüne çarpık kentleştik mirasımızın... Bu yüzden kulak vermek gerek Halikarnas Balıkçısı'na, bu yüzden dinlemek gerek Anadolu'nun bize sessizce anlattıklarını...